Geçtiğimiz günlerde Kremlin'e yakınlığıyla bilinen Russia Today adlı internet sitesinde, Rusya'nın mevcut askeri doktriniyle doğrudan ilgili bir makale yayındı. Makalenin başlığı Rus Generalleri Ne Okuyor idi. Başlığı yazının içeriğine göre bile bir hayli iddialı olduğunu kabul etmek gerekir. Siyasal güç merkezleriyle doğrudan ilişkili yayın organlarının, yakın oldukları çevre ya da ülkedeki resmi görüşü yansıtması kaçınılmaz bir durum olduğundan, Rusya'nın savaşa bakış açısıyla ilgili temel yaklaşımı ana hatlarıyla da olsa anlayabilmek amacıyla bu yazıyı dikkatle okudum.
Söz konusu yazının içeriğine göre Rus generalleri, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini titizlikle incelemişlerdir. Ancak ulaştıkları genel sonuçlar, çöküşe yol açan nedenlerin esasen iç dinamiklerde yattığını kabul etmekten hâlâ oldukça uzaktır. Rus stratejik zekası; siyasal önderliğin neredeyse tamamının ve Sovyet toplumunun bir bölümünün mevcut sisteme olan inancını ve bağlılığını yitirdiği şeklindeki yalın ve somut gerçekle yüzleşmek yerine, stratejik ağırlık merkezini, "tarihin yanlış okunmasına dayalı bir akıl yürütmeyle" neredeyse tamamen 'dış dinamiklere' kaydırmaktadır. Bu seçici odak üzerinden kurgulanan varsayımlar, geliştirilen stratejilerin yönünü de tayin etmiş; dolayısıyla analizler tek taraflı bir 'dış etkenler' (isteyen "dış mihraklar" olarak da okuyabilir) retoriğine hapsolarak temelden sakatlanmıştır. Bu yaklaşımın bizatihi kendisi, tarihsel gelişimi ve savaşın doğasını kavramakla ilgili vahim bir yanlışa tekabül ettiğinden, bu 'fahiş hatanın', Sovyetler Birliği’nin dağılışına yol açan zihniyetle aynı mantıksal düzlemden -ve düzeyden!- neşet ettiğini ileri sürmek yanlış olmaz. Zira savaş bu şekilde kavranamaz. Savaşın kavranışındaki bu temel yanlış; somut durumun, olguların dayandığı nedenlerin ve onların tarihsel gelişim eğilimlerinin çok yönlü analizinin yerine; öznel kurguların, yanlış beklentilerin ve gerçeklikten kopuk varsayımların doğrudan doğruya olgunun yerine ikame edilmesidir. Başka bir ifadeyle; somut gerçekliği anlayarak ona uygun bir çözüm geliştirmek yerine, gerçeği bütünüyle inkâr ederek onun yerine tek yanlı açıklamaların, gerçek dışı 'dış dinamik' beklentilerinin (Reagan-Gorbaçov görüşmeleri örneğinde olduğu gibi) ve ideolojik kurguların (Perestroyka gibi) yerleştirilmesidir. Bu durum, güncel Rus askeri doktrininin 'hibrit savaş' veya 'asimetrik yöntemler' adı altında topladığı araçların, aslında önemli bir tarihsel sorumluluğu ve mevcut yapısal zafiyeti örtbas etme çabasında da olduğunu ve dolayısıyla sözcüğün modern anlamıyla "ideolojik" bir yükün izlerini taşıdığını da göstermektedir. Doktrin düzeyine yansıyan bu "yük", "sözcüğün geniş anlamıyla ideolojik" donanım eksikliğinin yol açtığı tarihsel yöntem kavrayışsızlığından kaynaklanan ve milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkileyen, bağışlanması imkânsız politik hataları örtbas etme amacına "başarıyla" hizmet ettiği gibi, geçmiş ve günümüzdeki toplumsal itirazları ve siyasal kopuşları yalnızca "dış güçlerden" kaynaklanan bir tür 'toplumsal mühendislik ürünü' olarak kodladığı için, halkların iradesini ve sosyolojik gerçekliği de anlamlı bir analizin bütünüyle dışında bırakmaktadır. Dolayısıyla siyasal önderlik zafiyetinin ve tarihsel kavrayış eksikliğinin yol açtığı politik hatalar manzumesinin siyasal bir enkaz haline getirdiği dünya gücünde somutlaşan tarihsel sorumluluğun inkâr edilebilmesi de, ancak böyle bir "yanlışlar manzumesiyle" mümkün olabilmektedir. Rus karar vericiler böylece hem kendi konumlarını meşrulaştırmakta hem de Clausewitz'in 'üçlü sacayağındaki" halk unsurunu küçümseyerek, çatışmayı sadece teknik ve istihbarî bir manipülasyon alanına indirgeme hatasına düşmektedir. Bilgi savaşının sınırsız gücüne duyulan bu neredeyse “mistik” inanç, yalnızca ordunun lojistik ve endüstriyel kapasitesindeki kronik aşınmayı gizleyen entelektüel bir paravan vazifesi görmekle kalmaz, giderek askeri üretime bağımlı halde geldiği için durağanlık tehdidiyle karşı karşıya gelen ve enerji ihracatına da aynı derecede bağımlılaştığı için bir tür çifte makas altına alınan ekonomik gerçekleri de gizlemeye yarar.
Savaş, bütünüyle maddi koşullara ve nesnel gerçekliğe dayanan bir olgudur. Savaş söz konusu olduğunda tahminler, planlar, soyutlamalar hatta rakamlar bile pratik gerçeklikle taban tabana çelişir Maddi ve toplumsal gerçeklikten kopuk stratejik kurgular, sahada karşılaşılan direncin sosyolojik ve politik kökenlerini okuyamadığı için operasyonel körlüğe de yol açmaktadır. Sonuç olarak, ideolojik saplantıların pratik gerçekliğin önüne geçmesi, sadece askerî bir başarısızlık değil, aynı zamanda politik elitlerin kendi yarattığı bir tür "kurgu evreninde" hapsolmasıdır. Oysa savaş, bütünüyle maddi koşullara ve nesnel gerçekliğe dayanan bir olgudur; bu tür soyutlamalar ise pratik gerçeklikle taban tabana çelişir. Bu stratejik miyopluk, Clausewitzyen perspektiften savaşın toplumsal ve siyasal bir bütün olduğu gerçeğini bütünüyle ıskalayarak, çatışmayı sadece teknik bir manipülasyon alanına indirger. Yerel toplumlardaki direnci ve siyasal iradeyi yalnızca ise bütünüyle 'dış müdahalenin' bir yan ürünü olarak çerçeveleyerek söylemi kapatır. Bu tür bir söylem, stratejik planlamada en kritik unsur olan 'insan faktörünün' yanlış teşhis edilmesine yol açar. Bilgi savaşının her şeye kadir olduğu inancı, aslında lojistik, endüstriyel üretim ve moral güç gibi savaşın sert bileşenlerindeki yapısal aşınmayı gizlemeye hizmet eder. Sonuçta ortaya çıkan bu 'stratejik narsisizm', karar vericilerin sahayı olduğu gibi değil, kendi ideolojik aynalarında görmek istedikleri gibi analiz etmelerine neden olan bir geribildirim döngüsü yaratır. Rus askeri aklı, zaferi sahte bir dışsal anlatıya bağlamaktan vazgeçip kendi içsel meşruiyet ve kurumsal verimlilik krizleriyle yüzleşmediği sürece, taktiksel başarılar stratejik bir geri tepmeyi engellemeye yetmeyecektir.
Her strateji gibi, Rusların askerî stratejilerinin de hem bir ekol olarak tarihi hem de güçlü ve zayıf yanları vardır. Dolayısıyla tarihsel içeriğini okumak için olguyu saptarken öncelikle Sovyetler Birliği'nin savaşı kavrayışındaki bana göre isabetli ve hatalı olan noktaları işaret etmeliyim.
Yirminci Yüzyıldaki savaş, her şeyden önce savaşın nükleer ve konvansiyonel kuvvetlerin kombine bir kullanımıyla ve iki büyük kuvvet arasında (Varşova Paktı ve NATO) nihaî bir hesaplaşma şeklinde kavranması temel bir konseptti. Bu konseptin özellikle 1980'lerde yapılan ZAPAD tatbikatlarıyla zirveye ulaştığını söylemek mümkündür. Bu durumun dünyayı nükleer bir savaşın eşiğine getirdiği hatırlanmalıdır. Ayrıca Sovyet silahlı güçleri muazzam miktarda insan gücünü ve kaynağı seferber etmeye dayandığından, belki etkiliydi ancak son tahlilde hantal ve tüketicidir. Bu büyük silahlı güç belki de NATO ile bir konvansiyonel çatışma durumunda Avrupa'yı ele geçirmekte zorlanmayacaktı ancak bana göre savaşın ilerleyen safhalarında, ada devletlerinin deniz, hava ve teknolojik üstünlüğü karşısında bocalaması kaçınılmazdır. Güçlü yönü ise muazzam bir zekaya dayanan organizasyonel yeteneğidir. Bu durum henüz o zaman NATO stratejistlerinin en korktukları şeylerden biriydi. Büyük kuvvetlerin yüksek derecede örgütlenmesinde gösterilen eşgüdüm, ayrıntıcılık, seçeneklerin ve senaryoların genişliği, disiplin ve psikolojik-politik aşamaların derinliği, Sovyetler Birliği'nin içeriden dağılmasının kolaylaştırılması yönünde girişimlerin ağırlık kazanmasına neden olmuştur. Yine de Afganistan Savaşı'nda bu yüksek biçimde koordine edilmiş ordunun düzensiz birliklere karşı özel operasyon dışında, özellikle uzun süreli bir savaşta bocaladığı açığa çıkmıştır. Bu da elbette stratejinin zayıf yönüydü ve savaş konseptinin eksikliğini ortaya koymuştur.
Uzun sözün kısası, Rusya bu stratejiyi değiştirerek çok doğru ve yanlış adımlar attı. Birincisi, nükleer gücü ve özellikle nükleer denizaltı filosunu ağırlık merkezi yaparak kendini yeniden inşa edebilecek bir ağırlık merkezi oluşturdu. İkincisi, hantal ordunun yerine teknoloji ve hibrit savaşa öncelik vererek kaynaklarını daha ekonomik kullanmayı seçti. Üçüncüsü nükleer kuvvetlerini modernize etti. Dördüncüsü ideolojik ve bilişsel unsura ağırlık verdi ki bu da doğrudur. Ancak tıpkı Aşil'in topuğu gibi, güçlü bir yanın aşırıya, götürülmesi onun zayıf noktasının başlangıcıdır. İşte bu nedenle, sözünü ettiğim ideolojik unsurun yanlış yorumlanması genel stratejiyi güçlendirmez, onu zaafa uğratır. Biraz daha açalım. Rusya eski tip birçok uluslu imparatorluktur. Sovyetler Birliği bu çok uluslu yapıyı korumuştur ve başka şekilde davranamazdı. Dağılmadan sonra Rusya, Rus kimliği altında bir tür ulus-devlet olmayı denedi. Olmadı ve olamazdı. Bunun sonucunda Avrasyacılık ideolojisi geliştirildi. Rus Avrasyacılığı, imparatorluk çağına bir öykünmedir. Slav ve bozkır halkları içine alır. Ancak zayıf noktası da bu ideolojinin ayrım çizgilerinde gizlidir. Birincisi, bütünüyle jeopolitik gerekliliklere dayanan bir doktrin için çevre halklar rastgele eklemlenmeye çalışmakta, bunun için de din ve ideoloji seferber edilmektedir. Üstelik bunu yaparken; İran, Pakistan ve Türkiye, aynı uygarlıklar havuzu içine alınmaktadır. Burada umulan şey bu ülkelerin kendi yapısal özelliklerinin göz önünde tutulması değildir. Bu ülkelerin anakarayı kontrol eden ülkenin stratejik gereklilikleri için seferber edilmesidir. İkinci önemli nokta ise bana kalırsa Sovyetler Birliği'nin dağılmasındaki içsel dinamiği göz ardı ederek olayı bir tür "dış komplo" düzeyine indirgemesidir. Bu görüş, esas olarak, Sovyetler Birliği içindeki tutucu politik kadroların bir görüşüdür ve sorumluluğu başkalarına yükleyerek günah keçisi aramayı ve böylece iç tutunumun yükseltilmesini amaçlamaktadır. Şunu hemen belirtelim ki Sovyetler Birliği esas olarak iç nedenlerle, bürokrasinin kendisini bir tür sınıf olarak örgütlemesinden ve mütemadiyen sınıf refleksleri göstermesinden dolayı çöktü. Amaç ülkenin kapitalizme dahil edilerek merkezî bir rol üstlenecek çok yönlü bir entegrasyona tabi tutulmasıydı. Bu yanlış politik varsayım bir dizi hatalı sonuca yol açmıştır. Politik kadroların, Birliğin dağıtılması koşuluyla Batılı egemen siyasal ilişki biçimi olan liberalizm ve onun genelleştirilmiş bir görünümü olan kapitalizme eklemlenecekleri ve dolayısıyla geniş bir tanınma ve ödüllendirilmeye tabi tutulacakları yönündeki vaatlere inanmalarının altında geniş bir sermaye örgütlenmesinin güncel beklenti ve talepleri yatıyordu. Dolayısıyla "dış düşman" argümanı ikincildir ve bu nedenle gerçeği yansıtmamaktadır. Saptama bütünüyle dış düşman argümanına dayanınca psikolojik, bilişsel ve ideolojik karşı koyma bir tür aşırı yoruma dönüşmektedir.
Bu aşırı yorum dünyadaki değişimlerin karakterini yeterince kavramayı engelleyen katı bir tutumu zorlamaktadır. Ukrayna savaşının ısrarla devam ettirilmeye çalışılmasını, barış için müzakerelere devam edilmesinde ısrar eden ülkelerin ve düşünce insanların "Batı ajanı", "hain" gibi ithamlar ya da imalara muhatap olmasının başka bir nedeni olmasa gerek. Bu aşırı yorum, yukarıda belirtilmeye çalışıldığı gibi bir tür kör nokta yaratmakta ve Rus stratejisinin zayıf noktasını oluşturmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlar abone olan okurlara açıktır. Yazar tarafından okunmakta ve onaylanmaktadır. Yorum yaparken saygılı olunması ve konuya bağlı kalınması rica olunur.
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.